Yücel UYSAL ( Yazılarıyla Sizlerle)


 *********************************************************

 Burada adet böyle imiş  

 “canım ailem, 2009 yılını bitiriyoruz. Yeni bir yıl yeni umutlar. Sizi çok seviyorum, benden kurtuluş olmadığı için ben her yıl sizinleyim .J Buralarda yılbaşı kartı atmakta bir gelenek olduğu için bu geleneği bozmuyorum bende. Umarım 2010 yılı bize sağlık mutluluk şans ve daha çoklarını getirsin. Çok şanslıyım ki sizin gibi annem, babam, kardeşim var. Sizin yerinizi hiçbir ülke, insan dolduramaz. ama dönüşüm muhteşem olacak. Burası bembeyaz karlı çok güzel bir görüntü var. Karlı bir yılbaşı geçireceğim.. En iyi dileklerim sizin için olacak. Sizi her şeyden çok seviyorum. İyi yıllar, mutlu yıllar. Londra’dan sevgiler. Öpücükler. Özge.”   Ne kadar zaman geçti aradan. Bir yıl, iki yıl.. Çok daha fazla. Hatırlamıyorum bile.. Ne güzeldi oysa. Ankara’da Kızılay da Zafer Anıtının önünde, Ulus meydanında Büyük postahanenin önünde bayramlarda ve yılbaşlarında kurulan tebrik kartçılar vardı. Bir gün öncesinden listemizi yapar kaç kişiye kart atacaksak sayar o kadar kart alırdık. Kart almak için bile sıra beklediğimiz olurdu. Kurban bayramında boynuzları boyalı masum masum bakan koçlar, ramazanda şekerler, yılbaşında kardan adamların envayi çeşitte tebrik kartları.Kartların arkasında adres yerleri ve pul yapıştırma yerleri vardı. İstenirse tebrik kartı zarfsız yollanabilirdi daha az bir ücretle. Bakanlar, milletvekilleri, bürokratlar, sanayiciler esnaf elini sıkıp tokalaşamayacağı tüm tanıdıklarına kutlama tebrik kartı atardı. Kutlama saygı işareti olarak el yazısı ile yazılır ve imzalanırdı. Alınan kartlarda bir anı olarak yıllarca saklanırdı.     Şimdi MSN var. Facebook var. Cep telefonlarında SMS var. İnternetten mail var. Kopyala yapıştırma beylik sözler var. Birbirinin aynı. Bir tuşla savmak var. Cefalarda, kütüphanelerde, işyerlerinde, okullarında, evlerindeki odalarında yalnızlaşmış insanlarımız var.   Evet, kızım bundan 10 yıl öncesine kadar bizde de insanlarımız sevdiklerine, saydıklarına bayramlarda, yılbaşlarında tebrik kartı atardı. Her şeyde olduğu gibi tebrik kartlarımızda teknolojiye yenik düştü.   Postacıyı hiç görmedim. Posta kutusuna bırakıp gidiyor zarfı. Oradan alıp okuyunca yılbaşı kartını gözlerim doldu.   Bizde senin yeni yılını tebrik ediyoruz. Seni çok seviyoruz. İyi ki varsın. 2010 yılında her şey gönlünce olsun. Sağlıkla kal. (Tebrik kartı atacaktım ama ev adresini bilmiyorum:) Ev adresini alsam tebrik kartını nerden bulacağım zaten?) Seni çok seviyoruz. Akşam MSN’den konuşuruz.  

Yücel uysal Yenifoça 30.12.2009

 *************************************

 “şifre: sekiz-altı-dokuz”  

Adı Mustafa Fehmi. Baba adı Hüseyin, ana adı Zeynep. Giritli bir ailenin çocuğu. 1906 doğumlu. Bir öğretmen. Cumhuriyet öğretmeni. 1930 yılında askerlik görevini yapıyor. O sırada 24 yaşında. İzmir’de. Tam bu dönemde dünyada 1929 yılında başlayan “Ekonomik Buhran” kangren olmuş. 1930’da tüm dünyayı sarmış. 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin %42 oranında ve dünya ticaretinin de %65 oranında azalmasına neden olmuş. O televizyonda gördüğünüz Amerika’da bir lokma ekmek için sıra bekleyen insanların olduğu dönem. Ekonomik kriz insanlık tarihini etkileyecek boyutlarda .. Tüm dünya da olduğu gibi Türkiye ‘de de ekonomik kriz yalnızca ekonomik değil aynı zamanda sosyal hatta politik bir olgu olarak tüm halkı etkiliyor. Bölücüler, gericiler sahne alıyor. İsyanların biri bitiyor biri başlıyor… Gazeteleri takip ediyor musunuz? …Merkez Bankası ödemeler dengesi verilerine göre cari denge Eylül'de bir önceki yılın aynı dönemine göre 869 milyon dolar açık verdi. Cari açık Ocak-Eylül döneminde ise yüzde…. ….açıklamaya göre, eylül ayında 4 kişilik bir ailenin 856 lira olan açlık sınırının, ekim ayında 869 lira olarak tespit…” ….Türkiye’de işsizlik oranı %11,8… … evinin çevresinde gezen askerler Bakana suikast yapacaklardı. Asker elindeki krokiyi yutarken…(Mynette Amerika’da yakalanan bir sabıkalının polis arabası üstünde bir şeyleri yutarak suç unsurunu yok edişini seyretmişdim. Neyse) …Tekel İşçisi... İtfaiyeci. Metro İnşaatı ihalesi…   Aradığımı “şifre” anahtarını burada bulamadım desen yeri var. Bunlar sıradan benim aradığım haber başka. Bu haberleri önceden bulmak zor değildi. Ama şimdi satır aralarında bile zor bulunuyor. Zaten önceden sekiz-altı-dokuz’mu vardı. Dünya 1929 da başlayan “Ekonomik Buhran” kadar olmasa da ona yakın bir ekonomik sıkıntı içinde.Dilimizin zor döndüğü marka ürünler hipermarketlerin raflarından, Yenifoça’daki Ufuk Bakkalın rafına kadar her yer yabancı mal istilasında. Gümrük birliği varya (!) Kasaya gidince ürünlerin üzerindeki siyah çizgiyi çektim mi optik okuyucuya pat diye çıkıyor ürünün ismi öğrenip de ne yapacağız. Sonra bas bas yabancı bankaların kredi kartlarını.. Mustafa Fehmi “Kubilay” soyadını İzmir Erkek Öğretmen Okulunda öğrenci iken aldı. O gün nerden bilebilirdi acı kaderini. Bu genç insan, Menemen’de 23 Aralık 1930’da şeriat isteyenler tarafından öldürüldü. Genç Cumhuriyet rejiminin 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanından sonra tanık olduğu ikinci önemli irtica olayı, "Menemen Olayı - Kubilay Olayı" olarak tarihe geçti. Menemen olayının izleri toplumsal bellekten hiç silinmedi. Şifremizin doğrudan bu olaylarla bir ilgisini aramadığınızı biliyorum. Sekiz-altı-dokuz ülkemizde üretilen ürünlerin başında bulunması zorunlu kod numarasıdır. Türkiye ekonomisi bugün güçlü ekonomiler karşısında bağımsızlık savaşı veriyor. Bu savaşta parolamız 869'dur.   Yani Türk'ün şifresi sekiz – altı – dokuz.  

Yücel Uysal 23/12/2009 Yenifoça

******************************************

 “Hangi baş”  

    İlkokul ikinci veya üçüncü sınıfında okurken sanıyorum ilk tanışmam. Çok da sevmişim ki bugün bile hatırlıyorum. Aslında hatırlamam miskin miskin evde otururken oldu. Kitaplığımı düzeltme isteğimle başladı. Gençliğimizde çekilen resimleri koyduğum albümler artık bir kutunun içinde, kitaplıkta aralanıp bakılmayı bekliyor gibiydiler. Ama benim onu hatırlamamın nedeni bu tozlu resimler değildi. Bir torbanın içindeki yuvarlak cam parçaları idi. Renk renk camlar. Biz ona misket derdik.Bazı şehirlerde bilye, bazılarında gülle. Bir torbanın içinde saklamışım onları. Bir, iki, üç, dört...seksen, seksenbir, .Tam seksenbir tane misket.   Ankara’da İlkokul dördüncü sınıfa kadar. Serdar Sokakta geçmişti çocukluğum. Rulmanlardan tornet yapardık, Sokakta yaptığımız futbol maçında naylon toplar uçmasın diye patlak olanı diğerinin üstüne geçirirdik. Saklambaç,köşe kapmaca, yakan top, istop, amiral battı, birdirbir, çember çevirmece aklıma bir çırpıda gelen çocukluğumuzda oynadığımız oyunlardı. Avrupa’dan 31 yıl sonra televizyon ülkemizde yayına başladığında Ocak ayının sonunda soğuk ve karlı bir Ankara gecesi, saat 19.30.du. Bulgar yapımı “Kötü Adam ve İnatçı Çiçek” filmini seyrettik siyah beyaz. O gün sokaklar boşaldı. Çocuklar evlere kapandı. Sonra kültürel açılım başladı (!) Dallas’ın Ceyarı ile nasıl birbirimizi kazıklarızı öğrendik. Aslan jo’ ların oturan boğayı nasıl topraklarından sürdüğünü. Ticareti öğrendik. Para için her şeyin yapılabileceğini gördük.  Kötülüğün aslında o kadar kötü bir şey olmadığını öğrendik. Misketler kayboldu. Misketler kutulara girdi. Artık sokaklarda değil oyun makinelerinin başında çocuklar. Silah kullanmasını, insan öldürmesini öğreniyorlar. Televizyonda ; attıkları Molotoflarla yaşıtlarını canlı canlı yakan çocuklar var. Polise askere taş atan çocuklar var. Açılım var. 20 yaşında şehit düşen Mehmetlerimiz var. Misket nasıl oynanırdı bilir misiniz? “Kaçına” denirdi önce. Sonra yan yana dizilirdi misketler. Dizili misketin yanından oyuncular uzağa doğru ellerindeki misketleri atardı. En uzaktan başlayarak bu sefer dizili misketlere atış yapılırdı. En yakında olan” sağ “veya “sol “ diye bir baş belirlerdi. En uzaktaki atışını yapıp vurduğu misketin diğer yanındakileri toplardı. YeniFoça’da sokaklarda oyun oynayan çocuk görmedim. Seksenbir tane misketim var. Var mısınız oyuna “hangi baş”?

Yücel Uysal 08/12/2009 Yenifoça

*******************************************************

Neler Oluyor Hayatta
 

Neler oluyor hayatta - Bir de şu rüya gerçek olsa olsa - Sabah olup uyanınca - Her şey yine aynı kalsa - Beni unuttun sanmıştım - Birde baktım ki işte orda orda - Anladım ki çok yanılmışım - Beni seviyormuş oysa oysa - Onun sesi ta kendisi-
Geri gelmiş demek - Sensiz diyor yaşanmıyor- Aşk bu olsa gerek - Karanlıkta sokaklarda - Elinde bir çiçek - Beni arıyor beni soruyor - Hayırdır inşallah hey…

Balkan halk ezgisi olan bu sözler benim hatırladığım Çiğdem Talu tarafından söylendiğinde bayağı popüler olmuştu. Karşıyaka’dan Yeni Foça’ya gelirken arabamın radyosunda dinledim.   Güneşli bir Karşıyaka’dan çıkıp Yenifoça Kavşağın geldiğimde hava aniden döndü. Silecekler sağanak yağış ve fırtına karşısında yetersiz kalıyordu. Ağırda olsa Yenifoça’ya Balıkçı Barınağı yolundan girip sahilden Burunucu’da eve doğru yol aldım. Deniz kabarmış, lodosun etkisi ile dalgalar yolu aşıyordu. Küçük tekneler sahipleri tarafından plaja çekilmişti.   Bir iki saat süren yağış alt yapısı olmayan Yeni Foça’yı teslim aldı. Yollar dere çukurlar gölet oldu.   Tam zamanında Karşıyaka’daki evin çatısının tamir ettirmişim diye geçirdim içimden. Bütün yaz Yeni Foça’da olunca bu zamana kalıyor işler. Bütün kiremitler kaldırıldı. Eskiyen, çürüyen tahtalar kiremitler değiştirildi. Diyarbakırlı emin usta yaptı işi. Usta yanındakiler ile bütün iş boyunca Kürtçe konuştu. İşini yaptı parasını aldı. Bir problem olursa çatınızda ararsınız, hakkınızı helal edin dedi. Helalleştik. Aklıma açılım geldi. Neyin açılımı idi acaba.   Islandım yağmurda, arabadan eve giresiye kadar, grip falan olmam inşallah. Gripten değilde birisi hapşırsa millet dövecek gibi bakıyor. Domuz gribi davasından. Ondan çekiniyorum. Birçok belediyenin ortak yaşam alanları dezenfekte ettiğini gazetelerden okuyorum. Foça da belediyeden tık yok aldığım haberlere göre.   Belki ıslak imzalı bir talimat bekliyorlardır. Yada öksüren tıksıran hapşıran var mı diye telefonlarından dinleyip ona göre tedbir alıyorlardır. Teknoloji ilerledi ne de olsa. Şimdilik Sağlık Bakanlığımız tedbiri almış. Yeni Foça da görünür yerlere afişler asmışlar “ellerinizi yıkayın” diye.   Tv açık salonda. İşsizlik rakamları açıklanmış. Gene artış var. Yüzde 20 lerden bahsediliyor. Yani çalışmak isteyen nüfusun her 100 ünden 20 sine iş yok. 3.5 milyon kişiye CV bırakın biz sizi ararız deniyor.     Neler oluyor hayatta. Fiili gazetecilik yıllarımda ne haber yapacağım diye düşünürken şimdi zamanın her anı bir haber memleketimde. Ezgimiz şarkı olmuş dudaklarımızda dökülmeye devam ediyor: Hayırdır inşallah hey -Uzun desem uzun değil - Üç yol var önümde - Yeşil desem yeşil değil - Beyaz bir elbise - Gümüş desem gümüş değil - Altın bir yüzükle - Bana bakıyor gülümsüyor -Hayırdır inşallah…    

Yücel UYSAL 18 Kasım 2009 Yenifoça

********************************

TERK EDİLMİŞ  

Havalar iyice soğudu. Özellikle geceleri. Her zamankinden çok üşüyorum bu günlerde. Şöminem yanıyor ama sırtım üşüyor. Battaniyeme sarıldım, birde çay aldım yanıma denizi seyrediyorum. Sahil bomboş. Hafifden de bir yağmur var. Restoranılar, Cefalar, Oteller kapanmış. Sokaklarda evlerin ışığının çoğu yanmıyor. Çarşı da dükkânlar erkenden kepenklerini kapatıyor. Turizm sezonu sona ermiş.Yenifoça’lı işletmeler Akdeniz’in dev turistlik tesisleri gibi çalışanları ile vedalaşmış. Hiç sevmiyorum bu sonbaharı yine aynı sorun yine ayrılıklar yine kapanışlar yine terk edilmiş görüntüsünde birçok sahil kasabası. Yine yalnız Yenifoça. Keşke bunu değiştirebilseydim. Ne güzel olurdu değil mi? Yücel UYSAL 02/11/2009 Yeni Foça    

***************************************************** 

ELALEMİN ENAYİSİ,

Elalemin enayisi

     Çalıştım çabaladım, emekli oldum, evimi aldım, çocuklarımı büyüttüm. Bu köşe bundan sonra benim. Gerisi beni enterese etmez. “Bana dokunmayan yılan da bin yıl yaşasın.” Çay bahçesinde çayımı içerim. Canım sıkılınca kahvede laklaklarım, biraz ahkam keser memleketi kurtarırım. Hava güzel iyice soğuyana kadar buradayım. Bu devirde paçasını kurtaran kaptan. Kim ne yapıyor ki ben yapayım? Bana ne! Elalemin enayisi ben miyim?   “Beyni sulanmış”deyimi aslında çok doğru bir deyimdir. Çünkü beynimiz aslında boşlukta duruyor. Kafamızı salladıkça ya da başımıza darbe aldığımızda beynimiz de su içinde hareket ediyor. Yaşlandıkça kafadaki su miktarı artarken de beynimiz küçülüyor. Çoğunuz biliyorsunuzdur. Ama bir de ben hatırlatayım; Yeni doğan bir bebeğin beyni yaklaşık 360 gr gelirken, yetişkin bir insanın beyni 1400 gr civarındaymış. Ve insan beyni belli bir yaştan sonrada küçülmeye başlarmış.   Komşumdan arkadaşlarımdan biliyorum. Kiminin eşi emekli öğretmen, kimi mühendis, Gazeteci, tiyatrocu, müzisyen, sporcu, bankacı… Geldik buraya Yeni Foça’ya yerleştik. Bahçemizdeki çiçekleri sulayıp, Televizyon seyrederek vakit geçirip beynimizin küçülmesizimi bekleyeceğiz.   Hemen alınganlık göstermeyin. Kimseye bunak falan demiyorum. Hiçbir tatil beldemiz bunaklar yeri olmayacak kadar aydın ve güzel insanların yaşadığı yerlerdir. Yapmamız gereken sadece bu aydınlığımızı ihtiyacı olanlara aktarmaktır.   Bu konuda birçok proje üretilebilir. Foça Belediyesi’nin aktivitelerini sitemizde haber olarak görüyorsunuz. Dans, Resim, Sanat müziği kursu vb. faaliyetler. Hepsi takdir edilecek faaliyetler. Ama bu faaliyetler aydınlıkları ortaya çıkarmaktan ziyade zaman değerlendirme olarak görülebilir. Oysa bir köşesine çekilmiş bu insanlarınızı toplumsal faaliyetler içine çekebilirsek yarınlarımız aydınlık olacaktır.   Gönüllü Çalışma Grupları ile ekonomik bir beklenti olmadan, katılacağımız, ortak amaçlar edinerek bu amaçlarını gerçekleştirmek için yürütülecek olan çalışmalar duygusal, sosyal ve en önemlisi zihinsel gereksinimlerimizi de karşılarken,bu süreç duygu ve eylemsel dünyamızı süsleyecek, bireyselleşmekten toplumsallaşacağız. Başkalarının hayatlarını iyileştirmek için çaba harcayarak da en büyük ödül olarak beynimizi zinde tutacağız.   Gönüllü Çalışma için eş dost bir araya gelelim. Emekli Öğretmenlerimiz okullarımızda hafta sonları destekleme kursu düzenleyebilir. Mühendislerimiz sokaklarımız, beldemiz için projeler üretebilir. Doktorlarımız sağlık taraması yapabilir. Her uzman kişi mesleği ile ilgili bir faaliyette olabilir. Tabii “elalemin enayisi” olurum diye korkmazsanız.   Zaten içiniz rahat olsun “Elelemin enayisi” benim kimseye de bırakmam.   Yücel UYSAL 25/10/2009 Yeni Foça   

*************************************   

BİR TUTAM TUZ

Bir Tutam Tuz     İstanbul’da doğup büyüyen Fanis bir Rum çocuğu idi. Fanis’in büyükbabası mutfak filozofu ve danışmanı bİr insandı. Fanis ve ailesi Atina’ya göçtükten sonra dedesi ona el vermişti. Fanis dedesinin yanında usta bir aşçı olmuştu. Mutfak hünerlerini etrafındaki insanların hayatına renk katmak için kullanıyordu.   Fanis’le tanışmam 35 yıl yaşadığı Atina’dan İstanbul’a gelmesinden sonra oldu. Ama İstanbul’da değil İzmir’de, sanıyorum 2006 yılının ilkbaharında E.Ü Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü’nün iştahla sunduğu “Yemek Filmleri Festivali”nde beyaz perde de oldu. Fanis yemeklerine ve hayata renk katmak için “bir tutam tuza” , “ baharata” ihtiyaç olduğunu öğrenmişti dedesinden ve onu anlatıyordu.   Amaç sadece beslenmek olsaydı; ne yediğimiz niye yediğimiz nerede yediğimiz ne zaman kimlerle yemek yediğimiz önemli olur muydu?   Yeni Foça Reha Midilli İlköğretim Okulu’nda taşımalı eğitimle okuyan çocuklarımızı devlet evlerinden alıp okullarına getiriyor ve ailelerinden uzak diye öğlenleri de yemek veriyormuş. Sabah gazetemi elime aldım kahvaltımı yapacağım ama lokmalar boğazıma düğümleniyor. Devletimiz çocuklarımıza sulu yemek menüsü uygun bulmuş ama ihaleyi alan firma çocuklara her öğlen ekmek arası peynir menüsü uygun görmüş. Olay gazetelerde. Milletvekilinden, ilçe Milli Eğitim Müdürüne, Okul müdüründen öğretmenine velisine hademesine kimse bunu görmemiş duymamış o ana kadar (!) olabilir. Boğazıma düğümlenen lokma ile aklıma gelen Fanıs, dedesinden “bir tutam tuzun”, “baharatın” yemeklere ve hayata renk kattığını öğrenmişti.   Gençlerimize fast food alışkanlığı yerleştirilmeye çalışılmasına rağmen Türk toplumunda yemek ciddi bir iştir. Birlikteliktir. Bizi ait olduğumuz kültüre bağlayan bir bağ bir kimliktir. Doğumla başlar, ölünce sona erer. Bebeğimiz dişini çıkarmaya başladığında “diş hediği” yapılır. Buğday tanelerinin nohut ile haşlanması ve süzülmesi ile yapılan bir yemektir. Ne kadar çok yenir ve dağıtılırsa çocuğun da o kadar sağlıklı olacağına inanılır.. Her fırsatta bir araya gelinir yemeklerde, düğün yemeği, asker yemeği, tanışma yemeği, barışma yemeği, okul yemeği….   Yemek, ekmek arasına konan peynir değildir. Okulda öğrencilere bile verilse, hayati bir gereksinim gibi görünse de çoğu zaman bir arada yaşanışın ve birliktelik hissinin bir ifadesidir. Bu Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı’nda da,Yeni Foça ‘da taşımalı öğrencilerin yediği yemekte de böyledir.   Aslında bu hafta değişik bir konuyu kaleme alacaktım. Ancak sabah o lokma boğazıma takılınca başka bir şey yazamayacağımı anladım. Gençlerimize sahip çıkalım. Onları ruhen ve bedenen sağlıklı yetiştirelim.. Sorumluluk hepimizin.   Yemeğe atılan bir tutam tuz değil yemeğe tuz atan el olalım.   Yücel UYSAL 17/Ekim/2009 Yeni Foça 

*************************************************** 

Başlarken;     Don Kişot’u bilmeyenimiz yoktur. İspanyol soylusu. Okuduğu şövalye hikayelerinin etkisinde kalıp kötülükleri bitirmek ve suçluları cezalandırmak için yardımcısı Sencho Panza ile insanlara kötülük ettiğine inandığı Yel değirmenlerine saldıran kişi. Cervantes romanında mizah ve yergiyi bir arada kullanarak dönemi biten bir toplumsal düzeni yaşatmanın imkansızlığını anlatmaya çalışmıştır.   Yeni Foça’da yaşıyorum uzunca bir süredir. Resmen gazetecilikten emekli olsam da insan vazgeçemiyor yazmaktan. Aklımın erdiği gözümüzün gördüğü olaylar hakkında birkaç satır buradan yazacağım. Amacım ahkam kesmek değil. İnsanlara vermek veriştirmek hiç değil.Ben ne Don Kişot’um ne de savcı, ne hakim.  Ben ; Yeni Foça’da yaşayan gören, gözlemleyen biri olarak beldemizin (gerçi artık mahalle olduk) aydınlığı için karanlıklarında bir mum ışığı olmaya çalışan birisiyim. Yeni Foça’da yaşayan ve bu satırları okuyan iyi insanlar, her şey gönüllerince olsun. Haftaya görüşmek üzere.  Yücel UYSAL 01/09/2009 Yeni Foça  

*************************************************************   

yolcu yolunda gerek..     Yeni Foça’dan, saat 11.00 ‘i gösteriyordu yola çıktığımda. Yolum; doğduğum büyüdüğüm, okullarında okuduğum, üniversitesini bitirdiğim, mesleğe ilk başladığım, eşimle tanışıp evlendiğim, çocuklarımın doğduğu, annemim, abimin, kardeşimin, tüm akrabalarımın yaşadığı, rahmetli babamın yattığı, acılarımın sevinçlerimi ilk tattığım şehir Ankara’ya. Annem rahatsızlanmış ve anjiyo olmuştu, onu göreceğim. Havadisini çoktan aldım durumu iyi. Ama gene de moral lazım.   Turgutlu, Salihli, Uşak, Afyon derken hava kararmıştı Ankara’ya girdiğimde..  Sanki asırlardır görmemiş gibiyim annemi, oysa daha bir ay önce Yeni Foça’daydı. Sarıldık öpüştük koklaştık ağlaştık. İyi durumu maşallah.   Karşıyaka Kabristanına öğlene doğru gittim babamı ziyarete. Günlerden Cuma idi. Konuştuk biraz  havadan sudan.  Bizden bahsettim çocuklardan. Çok sevindi, üniversiteyi bitirdi dediğimde mutlu oldu. Maltepe, üniversiteyi bitirdiğim yıla kadar yaşadığımız semtimizdi. Anıtkabiri görürdüm evimizden okulumuzdan. Aslanlı yoldan kaç kez geçtim sayısını hatırlamıyorum. Kaç kez şükür ettim Mustafa Kemal Atatürk’e bilmiyorum. Milyon kere gitsem gene az. Yine gittim, Yeni Foça’dan selam getirdim dedim bu sefer.  Mutlu oldu memleketin aydınlık yüzünden gelen selamla.   Diğer yanımda şikayet edenler vardı memleketin halinden. Atam onlara “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. ‘’ diye cevap veriyordu..   Dostlarıma uğradım arkadaşlarma. Kimi profesordu üniversitede, kimi gazeteci, bakanlıklarda müdür. Sen iyisin diyorlardı bana . Bir karamsarlık havası sarmış Ankara’yı. Keskin bir hat oluşmuş. Müslüman olmak ne yazık ki bazıları için rant kapısı haline gelmiş. En önemlisi de devşirmeler kraldan kralcı kesilmiş. Gerçek Müslümanlar nerde ise müslümanlıklarını sorgular hale gelmiş Ankara da.    Ankara’da hava gündüzleri sıcak,geceleri ise soğuk. Okullar açılmadığı için mi yoksa Ramazandan dolayımı bilinmez caddeler sokaklar boş gibi. Geceler ise hava kararınca derin bir sessizliğe bürünüyor.   Eskişehir yolundan AOÇ ne doğru dönünce yeni açılan iki cadde var. İkisinde de muhteşem iki bina gece ışıl ışık yoldan geçenlerin gözünü alıyor. Birinin üstünde Adalet ve Kalkınma Partisi diğerinde Cumhuriye Halk Partisi yazıyor.   Ankara ‘dayım dört gündür. Annem iyi. Ankara sokakları boş. Sokak lambalarının çoğu yanmıyor. Anıttepe pırıl pırıl pırıl, ışık saçıyor. Sabah yolcuyum İzmir’e..Rahmetli babamın dediği gibi “yolcu yolunda gerek..”        

Yücel UYSAL 07/09/2009 Yeni Foça  

**************************************

  Bir yerde yaşamak..  

      Bütün gün koşturunca amiri ile ayrı memuru ile ayrı uğraşınca, eve gelirken yolda asfaltlama çalışmasına takılıp bir saat trafikte bekleyince. Apartmanın kapısında karşılaştığın komşuna selam vermek isteyipte, komşun başını çevirmiş görmemezlikten geliyorsa, mahalledeki esnafa “hayırlı işler” dediğinizde yüzünüze “ne hayrı” der gibi acayip acayip bakıyorsa. gece evizde üst kattakinin terlik sesinden alt kattakilerin karı koca kavgasından uyuyamıyorsanız aklınıza hep pembe pancurlu müstakil ev gelir..   Küçük bir sahil kasabasına yerleşeceğim şu çocukların okulu bir bitsin, emekli olayım.   Belki bir kooperatif evi, belki kıyıda köşede anadan babadan kalanla bu hayal gerçek olur kimileri için. Varlıklı olanlar için bu zaten problem değildir.   Küçük bir sahil kasabasına yerleşilir. Denizinden faydalanılır yazın. Geleniniz gideninizde eksik olmaz. Nefes alırsınız şehrin o tozlu dumanından sonra.   Ancak bir yerde yaşamak sadece nefes almak mıdır?   Bir yerde yaşamak ekonomik, sosyal, kültürel yaşamın içinde olmaktır. Kimi zaman izleyici kimi zamanda yaratıcı olarak.   Yenifoça’da belediye kapandı. Eski Foça Belediyesi 25 km uzakdan imkanlarını seferber etmiş hizmet vermeye çalışıyor. İzmir Büyük Şehir Belediyemizde. Çok Amaçlı Kapalı Spor Salonu bugün yarın açılacak. Ancak binalar çok görkemli olabilir. Şimdi sıra Yeni Foça’da nefes alıp verenlere düşmektedir. Yeni Foça’da yaşıyorum diyebilmek için şimdi her zamankinden daha fazla desteğinize ihtiyaç vardı.  

 Yücel UYSAL15/09/2009  Yeni Foça

 ******************************** ******  

Sende başını alıp da gitme ne olur...    

 "İlk defa denizi göreceğim. İlk kez İzmir’i. İlk kez Yeni Foça’yı. Saat bire geliyor. En sevdiği sarmadan yaptım koca bir tencere. Şunda da börek var. Çok sever kemalim. 1500 km yol. Birazdan otobüsümüz hareket edecek, kısmetse yarın saat 11 ‘de İzmir’de oluruz. 22 saat sürecek yolculuğumuz. Yemin edecek Kemalim. Askeryemini. Erkek olacak Kemalim. Arkası da bayram. Yanımda kalacak. Çifte bayram olacak bize. “ Erzurum’dan geliyordu Kemalin annesi, babası. Osman amca ve Gül hanımla otelde karşılaştık. Almışlardı oğullarını yanlarına. Anasının kınalı kuzusunu, babasının koçun. O ele ayağa sığmayan Kemal dolu dolu idi. Sanki asırlardır görmemiş gibiydi ailesini. Babası “nasıl Komando zor mu?” derken, kemal “biraz zor “ diyordu. Askerlikten şikayet eden yoktu, şikayet daha çok siyasilerden di. Kafalar karışmıştı. Açılım sözü ne anlama geliyordu? İyi mi olacaktı?. Kötü mü? Bin yıldır et-tırnak olmuş insanların arasına düşmanlık mı girecekti? Televizyonda CNN Türk Kanalı açık. Saba Tümer canlı yayında Coşkun Sabah’ı konuk etmiş. Gençliğimizin sanatçısı canlı performans sergiliyor elinde udu ile “Ben suyumu kazandım da içtim- Ekmeğimi buldum da yedim- Alkışı duydum, ihaneti gördüm.- Sesim de oldu, sessizliğim de- Seviştiğim de oldu benim.- Sen de başını alıp gitme ne olur.- Ne olur tut ellerimi.- Hayatta hiçbir şey az olmadı.- Senin kadar ve hiçbir şey istemedim.- Seni istediğim kadar.- Sende başını alıp gitme ne olur.- Ne olur tut ellerimi, ne olur.”   Tüm Kemallerin hayırlı testerelerle yuvalarına dönmeleri dileğimle Bayramınızı Kutluyorum. İyi insanlar. Her şey gönlünüzce olsun.

 Yücel UYSAL 21/09/2009 Yeni Foça

 ******************************  

 hayat, sunulmuş bir armağandır insana...

 Gecenin serinliği, güneşle birlikte sıcaklığa dönüyor. Öyle içinizi ısıtacak kadar değil ama teniniz ısınıyor. Kahvaltımı yaparken evimin balkonunda denizi seyrediyorum, dalgalar kopük kopük sahile vuruyor. Çok uzaktan bir gemi geçiyor. Yaz bitti en son emeklilerde kışlık evlerine gidiyor... Belediye işçileri boş plajdaki hasır güneş şemsiyelerini topluyorlar. Esnaf artık erkenden açmıyor dükkanını. Çarşıda bile bakkallar sıraya koymuş mesai saatini. Ufuk bakkal erkenci, Hüsnü biraz geç, titan gece yarısını buluyor. Gece simidi de çıkarmıyor artık fırınlar. Gece pazarını gezmiştim dün. Çoğu kapanmış, tek tük ziyaretci var. Kalanda toparlanmaya başlamış. Köpekler gene guruplar oluşturmaya başlamışlar rahat yürünemiyor. Sokak da çok sık su şebekesi patlamış. Kullanan az olunca basınç yüksek kalıyor. Şebeke yenilenmede bitmedi patlaklar bir sure daha uğraştıracak iz-su yu anlaşılan.   Bahçemden topladığım tatlı yeşil biberlerinde sonuncuları bunlar. Dallardaki yapraklarsararmaya başlamışlar.. Bir dilim Ezine peyniri, az haşlanmış yumurta, ayvalığın sele zeytini.Önceden simitçi geçerdi. Şimdi beyaz ekmek var dünden kaldığı için kızartılmış.   Bugun Foça’ya gideceğim. Belediye Başkanına; sahipsiz köpeklerden sokaklarda yürüyemiyorum, hava karardım mı çarşıda kararıyor sokakları aydınlat, çarşının dışına yaptığın cafe ile çarşıdaki esnafın ekmeği ile oynuyorsun, biraz da yenifoça’da sosyal etkinlikler düzenle ya da Foça ‘da düzenlediğin etkinlikler için Yenifoça’dan otobüs seferleri koy falan demek için değil. Benim amacım sevgili Ataol Behramoğlu’nu dinlemek. Çünkü Behramoğlu “Rastgele” Festivali kapsamında Foça ‘da bir şiir dinletisi sunacak. Bunu da kaçırmak olmaz elbette zira dostumuzun dediği gibi “..hayat sunulmuş bir armağandır insanoğluna.” Bizde bu armağanı güzel değerlendirmek zorundayız.   Benden dinlemek ister misiniz? Bilmem ama ben Ataol Behramoğlu’ndan dinlerken çok zevk aldım bu şiiri. Size de okumadan geçemiyeceğim doğrusu. Saygılarımla..  

 "Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana."  

Yücel Uysal 27 /09/ 2009 Yenifoça  

 ******************************* ******

Mini mini bir kuş vardı…    

Karşıyaka’nın nostanjik vapur iskelesi çağa ayak uydurmuş. Bir banka üst katında şube bir mobilya imalat zinciri de mağaza açmış. Kocaman tabelalar ve yanda yürüyen merdiven. Jetonlu geçişlerin yerini kent kartlı turnikeler almış.Neyse ki duvarlardaki seramik tablolar yerlerini koruyor. Sol tarafta özel sektörün suratlı vapurları baş taraftan aldıkları yolcularını son gaz Pasaport ve Gümrük İskelelerine taşıyor. Allaha şükür acele bir işim yok. Konak’a geçeceğim. Kemeraltı’nda, Kızlarağası Han da fincanda pişirilen kahvemden içip Bakırcılar Hanın da daha önceden bıraktığım birkaç bakır kabımı alacağım.   Karşıyaka dan Konak’a deniz yollarının nostanjik vapurları çalışıyor. Vapur; Ayhan Işık, Sadri Alışık, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit’in oynadığı filmlerde gördüğümüz vapur. Ön ve arkası açık, yanlar sıra sıra banklarla döşenmiş oturunca ayağınızı korkuluklara dayadığınız vapur.   Vapur iskelesinin girişinde İzmir gevreği aldım iki tane. Beni tanıyanlar anca yeter sana dediklerini duyar gibiyim. Ama biri martılara. Varak baskılı ince belli çay bardağından, çay içeceğim. “var mı taze çay içen” diye seslenen garsondan.   Vapur hareket etti. Martılar yerlerini aldı. Biz zaten hazırız. Usta birer avcı olmuş hepsi. Denizde değil havada yakalıyorlar lokmalarını.   Yenifoça ‘da hiç martı yok farkında mısınız? Kuş da yok. Bir makalede okumuştum 450 çeşit kuş varmış. Ne gak diyeni ne cik diyeni. Ne büyüğü ne küçüğü.. Tarım ilaçları yaşama şansımı vermiyor acaba. Kutuplarda, ekvatorda yaşıyorlar. Ama Yeni Foça da kuş yok.   Vapurda martılara kendime aldığım gevreği de attım. Doymak mı bilmiyorlar acaba? Vapura İhsan Alyanak ismini vermişler. Çayımı tazelettim. Deniz Seki hapisten çıkmış,. Bu genç de polis olacakmış kazanamamış. Ama soruların benzerlerini bazı ağabeyler rüyalarında görüp kardeşlerine verince sınavda iptal edilmiş mi ne.. Bir de açılım açılım diye bir şey var.. Kimi asacaksın diyor kimi vatana ihanet .. İş yok para yok eve gidemiyorum, ne açılımı ise diyen de. Yüzler umutsuz, yüzler tasalı, yüzler anlamsız. Oysa hava güzel deniz güzel.   Kuşlarla ilgili hala aklımdan çıkmamış bir şarkı var biraz mırıldanıyım sizinde aklınıza gelir hemen: “mini mini bir kuş donmuştu, pencereme konmuştu. – Aldım onu içeriye cik cik cik cik ötsün diye.- pır pır ederken canlandı ellerim bak boş kaldı.” Hatırladınız demi? Özgürlük ucunda ölüm bile olsa bir kuş beyninin bile vaz geçemediği bir şey galiba.    

 Yücel UYSAL 04/10/2009  

***************************** ******

Suyla gelen kültür..  

 Üçe mi, dörte mi gidiyordum bilmiyorum ama sıcaktan al al olmuş yanaklarıyla etli butlu, kurnanın başında yıkanan kadının haykırışını hala unutamıyorum “hanım hanım bir daha ki sefere kocanı da getir.”   Annem o zaman ne dedi hatırlamıyorum. Aklımda kalan kurnadan aldığı bir maşrapa suyu göbek taşına boşaltıp sıradaki kadını keselemek için “yat” diye seslenen ne natır, ne de boylu boyunca peştamallara sarılmış terleyen kadınlar. Aklımda akşamdan yapılmış börekler, çörekler,parmak kalınlığındaki sarmalar.   Aydınlık ve geniş bir mekânın ortasında, elli dereceye varan sıcaklıkta, günün yorgunluğunu iri kıyım natırın kesesi ve ovuşlarıyla geride bırakan bedenler... Dört yanı çeviren işlemeli mermerden duvarları ve yüksek kubbeli yapısıyla sadece temizlenilen bir yer değil, toplumsal hayatın vazgeçilmez bir parçası... Tellağı, natırı, külhanbeyi ile yaşayan ve kuşaklar boyu aktarılan bir kültürün simgesi. İnsanın ruhunu tazeleyen bir tören. Birçoğumuzun çocukluk yıllarında tanıştığı hazdır hamamlar.   Yeni Foça ‘da yürüyorum. Dar bir sokak, sağlı sollu taş binaların çoğunun çatısı yılların yükünü üstünde taşıyamamış çökmüş. Kubbesinin yarısı yok olmuş, mermerleri sökülmüş, üstüne tahtadan bir uyduruk kapı yapılıp içi depo olarak kullanılan yer zamanında hamammış. Anımda o zaman aklıma geldi. Osmanlılar zamanında yapılan 2 hamamdan biri burası diğeri de hemen 100 metre ileride. Onun da duvarlarının üstüne pideci dükkânı açılmış bahçesinde ise pidecinin masa sandalyeleri gelecek müşterileri bekliyor.   Sokağın içinde Cenevizliler tarafından yapılan kalenin sur kalıntıları var. Yıkık dökük taş duvarların Sur olduklarını anlamak için biraz çaba harcamak gerek. .   Bütün yaz kaç defa önünden geçtim kim bilir? Deriz ya alıcı gözüyle bakmak. Bugün tek tek gideceğim kararlıyım. Yeni Foça’nın tarihini yerinde görmeye.. Hamamları gördük bile…   Hafriyatçı inşaat malzemelerini yığmış. Bir tarafda marangoz, hemen yanında demirci olan yer Yunan Mezarlığı. Resimlerde gördüğümüz kubbe şeklindeki mezarın Yunan prensiyle, prensesine ait söyleniyor. Ama ne kubbe var ne de mezar. Yakın zamanımıza kadar ayakta olan bu kubbe ve etrafındaki taş binalar yıkılmış yok olmuş. Ve Foça belediyesi karar almış buraya benzinlik yapacak. İmar planını encümeninden geçirmiş bekleniyor.. Ne benzinlikmiş daha önce de Osmanlı Mezarlığına komşu idi.   Yunan mezarlığı yok olmuş da Osmanlı Mezarlığı çok mu iyi. Mezar taşları kırılmış, yıkılmış, bir kısmı sokulup üzerine yeni definler için yer açılmış. Bakımsızlık her yerinde.   Buğday, darı, arpa gibi tahıl ürünlerini nerde öğütürdü acaba Yeni Foça da yaşayan Yunanlılar ve Türkler. Yel değirmenleri varmış diyenleri duyar gibiyim. Ayakta kalan iki tane yel değirmeni kalıntısı bulabildim. Taştan duvar var. İçini hayvanlar için ağıl yapmışlar.   Eskiden kilise olarak yapılmış olan bina, Fatih Sultan Mehmet zamanında camiye dönüştürülmüş ve avlusuna bir taş minare ve medrese yaptırılmış. Cami yerli yerinde ama görmek bugün mümkün değil. Yanına kocam bir bina yapılmış. Avlusunda brandadan bir güneşlik. Girişine de kocaman bir camekân var.   İstanbul 2010 ‘da Avrupa Kültür Başkenti'nin oluyor.Kültür Bakanlığı “Müze Kart” çıkarmış. Yeni Foça ‘nın şu bölgesi şu bölgesi doğal sit, burası kentsel sit demiş. Bunlara tabii ki söyleyecek bir sözüm yok. Ancak gerek bakanlık gerekse Foça Belediyesi biran önce Yeni Foça’nın ayakta kalan son biriki eserine de sahip çıkıp onarmazsa birkaç sene sonra korunacak hiçbir şey kalmayacak.…    

Yücel UYSAL 11/10/2009   Yeni Foça

 

Anket

YENİFOÇA SAHİL DÜZENLEMESİ İYİ OLDU MU?
Toplam 88 Oy

Hava Durumu